Merhaba Pitstop Blog tutkunları.
Geçtiğimiz haftalarda “ben”in bir teklik olup olmadığını biyolojik açıdan incelemiş ve bazı sonuçlara ulaşmıştık. Türümüz için “ben” dediğimiz şeyin kaynağı; birlikte çalışmaya mahkum olmuş iki farklı kişi; sağ ve sol beyin yarımkürelerimizden başka bir şey değildi. Aramızda bu gerçekle yüzleşip meydanlara inenler, “kişiliğimi böldürmem, ben biriciğim, eşsizim, tekim” sloganlarıyla demokratik şekilde tepkilerini dile getirenler oldu. Onlara buradan “gerçekliğin” bir demokrasi aşığı olmadığını üzülerek belirtmek isterim. Tüm insanlık karşısına dikilse de gerçeklik gerçek olmaya devam ediyor. Ve işin kötüsü istesek de istemesek de hepimizi bağlıyor. Lanet olsun sana gerçeklik!
Maalesef bu hafta size daha kötü haberlerim var: İlk yazımıza bir “ben”in var olduğunu varsayarak başlamıştık. Nerede ve ne olduğunun ötesinde statik bir “ben” vardı. Şimdi ise “ben”in yerini şüphe alacak. Üzgünüm sevgili okurlar, gerçekten çok üzgünüm…
1984 yılının soğuk bir kış günü İzmir’de doğdum (Annem olduğunu iddia eden bir kadından aldığım bilgiler bu yönde). Hareketli bir çocuktum. 6 yaşımdayken çıplak ayak parkta oynarken kırık bir şişeye basıp ayağımı kestim ki izi hala duruyor. Şimdi Pitstop’ta reklamlar yazıyorum ve ileride, Türkiye şartlarında olasılıklar benden yana olmasa da, tadında ve kararında yaşlanmayı ve gül yetiştirmeyi planlıyorum. Annesinin kucağında ağlayan o bebek de, çıplak ayak koşan yaramaz çocuk da bendim. Pitstop’ta şu an bu satırları yazan da benim. İleride yaşlanıp bahçe işleriyle uğraşacak da benim. Muhtemelen hepimiz benzer bir şekilde düşünüyoruz. Doğumdan ölüme giden yolda “ben” olmaya devam ettiğimiz fikri ile yaşıyoruz. Peki gerçekten öyle mi?
Elbette öyle çünkü doğumdan ölüme kadar aynı vücutta yaşıyoruz. Bu önerme ne kadar doğru gibi görünse de aslında vücudumuzu oluşturan hücrelerimiz sürekli ölüp ölüp diriliyor. Mesela evimizdeki toz, ölüp dökülen deri hücrelerimizden başka bir şey değil. Sadece derimiz de değil, tüm vücut hücrelerimiz 7 yılda tamamen yenileniyor. Yani yedi yıl önceki vücudumuz öldü, yaşasın yeni vücudumuz!
Tabii ki “ben”in su, yağ, şeker ve proteinden oluşmuş değersiz bir yığın olduğunu düşünmek bazılarımıza sığ görünebilir. “Ben”i helvadan ayıran bir takım şeyler olmalı. İşte bu noktada 17. yüzyılda yaşamış İngiliz filozof John Locke helva ile aramızdaki farkı şöyle açıklıyor: Bilincimiz ve hatıralarımız! İlk defa bir kadını öptüğümde diken diken olan tüylerimi, 23 Nisan’da şiir okurken duyduğum heyecanı, dün yağan karda ayaklarımın üşüdüğünü hatırlıyorum. Ben, “ben”im çünkü geçmişte “ben” olduğumu hatırlıyorum. “Sevgili Locke’un da koşulsuz desteği sayesinde artık bir “ben” olduğunu söyleyebiliriz.” demek isterdim ama hala birkaç küçük pürüz var. Örneğin doğduğumu hatırlamıyorum. Hatta doğduktan sonraki birkaç yılı da hatırlamıyorum. Yani “ben” hep “ben” değil miydim? Hafızamı kaybedersem veya bunamaya başlarsam “ben” olmaktan çıkar mıyım? Beynimizin çok numaracı olduğunu biliyoruz. Yanlış hatıralar, “ben”i yanlış bir yönde şekillendirebilir mi?
İşte tüm bu sorulardan sonra 18. yüzyılda yaşamış İskoç filozof David Hume, devamlılığı olan bir “ben” fikrine karşı çıkıyor ve doğumdan ölüme kadar hiçbir an aynı kişi olmadığımızı belirtiyor. Bütün bu “ben” olayının şişirilmiş bir balon, bir illüzyon olduğunu söylüyor. O zaman, ilk defa “baba” dediğim kişi ile şimdi “baba” dediğim kişi aynı kişi değil. “Babana bile güvenmeyeceksin.” sözü bize bu durumu mu anlatıyor acaba? Eğer herkes hiçbir zaman aynı kişi değilse kime güvenebiliriz ki? Ya da bir önceki an gerçekleştirdiğimiz bir eylemden bir sonraki an nasıl sorumlu tutulabiliriz?
Cevap geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz çağdaş filozof Derek Parfit’ten geliyor. Parfit, Hume’un çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığını düşünüyor: Psikolojik bağlılık. Psikolojik bağlılık; tek ve sabit bir “ben” olmasa da zaman içinde değişen “ben”ler ile psikolojik bir bağımızın olması anlamına geliyor. Doğduğumda farklı bir “ben”dim, ölürken bambaşka bir “ben” olacağım. Hatta şu cümleyi yazmaya başlayan “ben” ile bitiren “ben” bile farklılar. Fakat yine de “ben”in bazı kısımları bu süreçte değişmeden kalmayı başarıyor. Örneğin annemi hala çok seviyorum veya kardeşimi tanıdığım günden beri onu rahatsız etmeyi sürdürüyorum. İşte psikolojik bağlılık ile değişmeden kalmayı başaran bu parçalar ne kadar fazlaysa geçmişteki “ben” olmayı o kadar sürdürebiliyoruz. Bu durumda bebek “ben”den neredeyse eser kalmadığını söyleyebiliriz ama şimdiki “ben” geçen seneki “ben”den izler taşıyor. Örneğin çocukluğumda “kan kardeşliği”nin ölene kadar sürecek bir bağ kurmak için gerçekleştirilen kutsal bir ritüel olduğunu düşünüyordum. Şimdi ise sadece hastalıkları sonraki nesillere aktarmada verimli bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Artık birileri ile sürekli bir bağ kurmak istediğimde yaralarımı onların yaralarına sürtmek yerine, farklı iletişim yöntemlerini kullanıyorum, onların hayatlarının bir parçası olmaya gayret ediyorum. Bu durumda benim için kan kardeşliği anlaşmaları geçerliliğini yitiriyor. Çünkü “ben” artık o günkü “ben” değilim.
İşte böyle sevgili okurlar. “Bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak ki?” ekolünden gelen bir pragmatistseniz burada tartıştıklarımız ilk bakışta işsiz güçsüz insanların entelektüel mastürbasyonları gibi görünebilir. Oysa felsefe ve sağlıklı iletişim; örgütlü cehalet tarafından esir alınmış, erdemlerini yitirmekte olan bir toplumun fertleri için köprüden önceki son çıkıştır. Kendimizi ve çevremizdeki insanları tanımak “gerçek hayatı” tanımaktır. Hayatı yaşanabilir kılan her şey kolay cevapların değil, karmaşık soruların peşinden gidenlerin eseridir. Sorgulamaktan vazgeçmeyin efendim. Sevgiyle kalın.
